Danimarka’da Oyun Tasarımı Okumak

22Eki14

Bu konuyla ilgili olarak daha önce bloğumuzda Ali Emek ile görüşmüştük. Kendisiyle videolu röportajı gerçekleştirdiğimizde ben iletişim tasarımı alanındaki lisans eğitimime devam ediyordum. Ancak gelecek ile ilgili kişisel planlarımı yaparken IT University of Copenhagen’da yüksek lisans yapmak seçeneklerim arasındaydı ve Ali Emek ile yaptığım görüşme, kararımı kesinleştirmemi sağlayan faktörlerden biri oldu. Ağustos 2014 itibariyle ben de IT University of Copenhagen’da Game Design alanında yüksek lisans yapıyorum ve burada yazacaklarım daha çok röportajımızda değinmediğimiz noktalar hakkında olacak.

Öncelikle Danimarka’ya başvurma kararı aldığımda birçok kişi neden Danimarka diye sordu. Bu işin merkezi Amerika değil mi? Neden Amerika’yı tercih etmiyorsun? Veya belki Japonya?

Kişisel olarak Danimarka’yı seçmemin birkaç nedeni var. Bunlardan ilki oyun kültürünün İskandinavya’da ve spesifik olarak Danimarka’da önemli bir rol oynaması. Herkesin çok iyi bildiği fakat aslında hangi ülkeden olduğunu bilmediği LEGO, danimarkalı bir firma. Dijital oyunları incelediğimiz zaman Hitman serisinin geliştiricisi IO-Interactive ve Limbo’nun geliştiricisi Playdead de yine Danimarka’da bulunan stüdyolar.  İkinci bir neden ise şu an okumakta olduğum IT University of Copenhagen’dan (ITU) çıkan firmalar. Ali Emek’in iki arkadaşıyla beraber kurduğu Logic Artists haricinde ITU’dan çıkan firmalar şu şekilde:

Frostwolf Studios, Lohika, KnapNok Games, Reign Bros, EyeTribe, 34bigthings, Kvasir Games, Glitchnap, Tactile Entertainment, Serious Games, LUCUS, GameTools, How Far Games, Duck And Cover Games, Preliminal, Pocket Games, Hybrid Play And Games, Die Gute Fabrik, Decent Machine, Mimicry Games, ABCity, Apex Virtual Entertainment, Mamau, ThroughLine Games

Bu firmalar arasında bilhassa Die Gute Fabrik, yayınlamış olduğu Johann Sebastian Joust adlı oyunla sıyrılıyor. Her ne kadar burada bahsi geçen çoğu firma henüz tanınmamış olsa da yakın kuruluş tarihleri göz önüne alındığı zaman öyle veya böyle bir şekilde başarılı olan ve sektöre tutunmayı başaran firmalar. Ayrıca bu liste, üniversitenin pratik bilgiye ve start-up kültürüne verdiği önemi de ispatlar nitelikte.

DSC_0065

IT University of Copenhagen

Tüm bunları destekleyen ve belki de en önemli olan üçüncü neden ise üniversitedeki akademisyenler. Teorik olarak  ‘game studies’ alanında isim yapmış birçok akademisyen bu üniversiteyle ilişkili. İskandinav üniversitelerine ithaf edilen ‘ludoloji’ kavramının kökeni burası. Her ne kadar şu an öğretim üyeliğine ITU’da devam etmiyor olsalar da Half-Real kitabının yazarı Jesper Juul’ün ve ‘newsgames’ kavramının yaratıcısı, önemli ludolojist Gonzalo Frasca’nın arkaplanı bu üniversiteye dayanıyor. Ancak onlardan da eski olarak, buradaki bölümün kurucularından Espen Aarseth üniversitede hocalık yapmaya devam ediyor. Eğer ki oyun çalışmalarına öyle veya böyle bir şekilde ilginiz varsa kendisi muhakkak rastlamış olacağınız bir isim, bilhassa Cybertext: Perspectives on Ergodic Literature kitabıyla tanınır. Aarseth haricinde üniversitede Miguel Sicart, Gordon Calleja, Susana Tosca gibi oyun akademisinde isim yapmış başka önemli öğretim üyeleri de mevcut.

Dersler ve Öğrenci Profili 

IT University of Copenhagen’ın Games yüksek lisansı, 3 dala ayrılıyor: Technology, Design ve Analysis. Başlıklardan da anlaşılabileceği üzere Technology, yazılımla ilgilenen öğrenciler; Design, tasarıma meraklı öğrenciler ve Analysis ise oyunların teorik incelemesini yapmak isteyen öğrenciler için. ITU’daki yüksek lisans, 2 yıl sürüyor. Bunun 1,5 senesi yani 3 dönemi boyunca teorik ve pratik dersler alıyorsunuz. Son yani dördüncü dönem ise yüksek lisans tezinizi yazıyorsunuz. Yazacağınız tez bireysel olabileceği gibi grup olarak bir proje üretebilmeniz de mümkün. Ancak üniversitedeki ilk döneminizde seçtiğiniz alan çok önemli değil çünkü her üç bölümde ortak olarak ‘Game Design’ dersi alıyor. Design ve Analysis öğrencilerinin aldığı diğer ders de aynı: Foundation of Games and Play. Yazılım öğrencileri ise bizden farklı olarak ‘Game Engines’ dersi alıyor. İlk dönem aldığımız ders sayısı yalnızca iki olmasına rağmen yoğunluk açısından lisansta aldığım dokuz derse eş değer olduğunu söyleyebilirim. Bunun en önemli gerekçesi ise derslerin ders saatleriyle sınırlı olmaması. Türkiye’deki çoğu dersin aksine ders saatleri haricinde muhakkak okumalara mesai ayırmak ve grup projeleri için buluşmak, ekstra vakit ayırmak zorundasınız. Tabii bu mesaiye analiz etmek için oyun oynamak da dahil. İyi bir oyun tasarımı öğrencisi olmak için oynadığınız oyun repertuarının da geniş ölçekli olması gerekiyor. Daha önceden oyun inceleme sitelerinde yazarlık yapmış olmama rağmen bu benim kendimde hala eksik gördüğüm bir nokta ve buradayken elimden geldiğince bu eksikliği gidermeye çalışıyorum.

Game Design dersini veren hocamız Miguel Sicart, Foundation of Games and Play dersini veren hocamız ise Espen Aarseth ancak birçok dersi yardımcısı Hans-Joachim Bache’nin verdiğini belirtmem gerek. İlk haftadan itibaren her iki dersin de yoğun okumalarla, çoğu zaman haftada 200 sayfaya varan makalelerle geçtiğini, geçen haftaki ‘oktoberferie’ye (sonbahar ara tatili) kadar derslerin bu tempoda olduğunu söyleyebilirim. Dönemin bu ikinci yarısından itibaren ise pratiğe daha fazla ağırlık vereceğiz. Şu ana kadarki eğitimim boyunca beni game design alanında en çok aydınlatan konu ise dijital oyunları birer oyuncak olarak görmek oldu. Derste ana kitap olarak Tracy Fullerton’ın Game Design Workshop: A Playcentric Approach to Creating Innovative Games ve Donald Norman’ın The Design of Everyday Things adlı kitaplarını kullanıyoruz. Fakat bunların haricinde Joakko Stenros ve Annika Waern’in yazdığı Games as Activity: Correcting the Digital Fallacy, Douglas Wilson’ın Brutally Unfair Tactics Totally OK Now: On Self-Effacing Games and Unachievements ve Linda A. Hughes’ın yazdığı Beyond the Rules of the Game: Why are Rooie Rules Nice? adlı makaleler oyunları farklı bir açıdan görmemi sağladı. Detaylı olarak bu yazıda bu konuya değinmem pek yerinde olmaz fakat kısaca oyunları tasarlarken hep oyuncuları göz önünde bulundurmayı ve oyunlardaki kuralların yalnızca sunulan deneyime bir araç olarak hizmet ettiğini unutmamak gerek (second order design). Oyuncuların kuralları kendi isteklerine göre esnetebilmesi o oyunu daha kötü değil, aksine ‘perceived possibility space’ini genişleteceği için daha eğlenceli kılacaktır. Oyunları tasarlarken her zaman ‘metagame’ kavramı üzerine de düşünmek gerek. Bu konudaki başarılı oyunlara örnek olarak Katamari Damacy, SimCity, Spelunky, Luftrausers ve World of Goo’yu gösterebiliriz. Ancak dediğim gibi, bu konuyu başka bir yazıda irdelemek daha doğru olacak.

Derslerde neler yaptığımıza örnek teşkil etmesi için Foundation of Games and Play dersinde grup olarak yazdığımız tipoloji ödevini okuyabilirsiniz. Game Design dersine örnek olarak ise Viking oyunlarına dayanarak geliştirdiğimiz Bobby Planets’tan bahsedebilirim. Eski Viking oyunlarında, klasik kalıpların aksine yalnızca tek bir kaybeden ve birçok kazanan olurmuş. Bu bilgiden yola çıkarak 5 saat içerisinde bu kalıbı kullanan bir oyun geliştirdik. Tasarım açısından zorlayıcı ve farklı ama bir o kadar da eğlendiğimiz bir proje oldu ve günün sonunda basit de olsa bir oyun ortaya çıkarttık, isterseniz oyunu bu linkten indirebilirsiniz. Bu oyun gibi birkaç tane daha küçük analog ve dijital oyun projelerimiz oldu.

vikingsgame

5 saatlik bir game jam kapsamında geliştirdiğimiz “Bobby Planets”

Grup projeleri üniversitede çok büyük bir rol oynuyor ve neredeyse şimdiye kadar yaptığımız her proje grup çalışması şeklinde oldu. Maalesef Türkiye’de grup projelerine yeterince önem gösterilmiyor ve genelde verimli olmuyor. Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim üzere, grup çalışmalarında koordinasyon ve iletişim maalesef eksik, kolektif olarak bir şeyler üretmek oldukça zor. Ancak ilerleme kaydedebilmek için muhakkak üzerinde durulması ve çözülmesi gereken bir problem. Klasik disiplinlerde bireysel çalışmalar yeterli olsa da yazılım, oyun, film ve yeni medya gibi yaratıcı endüstrilerdeki projeler için grup çalışması şart. Şimdiye kadar edindiğim deneyimler, Danimarka’da bunun çok iyi bir şekilde oturduğunu gösteriyor. Biraz da yüksek lisans olmasından dolayı, öğrenci profili daha bilinçli ve aldığı sorumluluğu muhakkak yerine getiriyor. Bu aşamada belki öğrencilerden biraz daha detaylı bahsedebilirim:

Games alanındaki toplam öğrenci sayısı 80’den fazla. Bunların 13’ünü analiz öğrencileri oluşturuyor. Geriye kalanı ise yarıya yarıya yazılım ve tasarım öğrencileri. Öğrenci sayısı çok olduğu için çoğu dersimiz amfilerde gerçekleşiyor. Öğrencilerin ortalama yaşı ise beklediğimden fazla, yaklaşık olarak 26-27. Diğer öğrencilerin arasında genç kaldığımı söyleyebilirim. 38 – 39 yaşında evli ve çocuklu öğrenciler de var. İlginç bir şekilde Almanya’da firma sahibi olup burada oyun tasarımı okumaya gelen kişiler de var. Öğrencilerin arkaplanları da oldukça geniş bir yelpazede: Atom mühendisliğinden biyolojiye, sosyolojiden pedagojiye birçok farklı disiplinden öğrenci mevcut. Benzer bir mozaik uluslar için de geçerli. Sınıfın yarısından fazlası danimarkalı fakat birçok romen, hollandalı, bulgar, litvanyalı, isveçli, almanyalı ve italyan öğrenci de mevcut. Tek türk öğrenci olduğumu söylememe gerek yok sanırım? (Ancak geçen haftadan itibaren üniversiteye araştırmacı olarak Doç. Dr. Günseli Bayraktutan da ITU’ya 6 aylığına katıldı)

Danimarka Hakkında Genel Bilgiler ve Kopenhag’ta Öğrenci Olmak

Danimarka, toplamda 5.5 milyon nüfusa sahip bir ülke. Yalnızca İstanbul’un 3’te 1’i desek yanlış olmaz sanırım. Başkent Kopenhag’ın nüfusu ise 1,5 milyona yakın. Banliyöler dahil edildiği zaman 2 milyona yaklaşıyor. Fakat ülkenin nüfusu az olmasına rağmen ürettikleri değerler oldukça fazla. İstanbul Boğazı’nda da sıkça rastlayabileceğiniz, küresel deniz ticaretinde önemli bir paya sahip Maersk firması Kopenhag kökenli. Maersk, 110,000 çalışanı ile Avrupa’nın en büyük ticari deniz taşımacılığı şirketi.

Danimarka, aynı zamanda Avrupa’da domuz eti üretiminin ve ithalatının en fazla olduğu ülke. Ayrıca her Kuzey Avrupa ülkesinde olduğu gibi burada da bira tüketimi oldukça yaygın. Carlsberg ve Tuborg firmaları da bu kültürün yansıması olan şirketler. Nitekim bu kültür bizim okula da yansımış: (Okulumuzun kendi barı var: ScrollBar! Sizin okulda var mı?) Ancak bira deyip küçümsememek lazım. Kopenhag’ın en büyük sanat müzelerinden biri Carlsberg Müzesi ve Carlsberg; Avrupa, Asya ve Afrika’dan 10,000’den fazla sanat eserini kendi müzesinde toplamış.

Bira ve deniz ticaretinin yanında Danimarka bilişim sektöründe de oldukça gelişmiş bir ülke. C++ dilinin mucidi Bjarne Stroustrup, C# dilinin mucidi Anders Heljsberg ve php dilinin mucidi Rasmus Lerdorf danimarkalı yazılımcılar. Microsoft’un Avrupa’da en çok yatırım yaptığı ülkenin Danimarka olmasının bir nedeni de bu. Makalenin başında Danimarka’daki oyun firmalarını saymıştık fakat şu aşamada listeye Unity oyun motorunu da eklememiz gerek. Nitekim Unity firması da Danimarka’nın Aarhus şehrinden. Danimarka’nın ne Norveç gibi petrolü var, ne de İsveç gibi silah sanayisi. Fakat nitelikli işgücü oldukça fazla ve bu da ülkenin refah düzeyini oldukça yüksek düzeyde tutuyor. Danimarka’nın ekonomik olarak hiçbir ülkeye dış borcu bulunmuyor ve OECD’ye göre dünyada en mutlu yaşanabilecek ülkelerden birisi. Tüm bu nedenlerden dolayı kişi başı ortalama gelir oldukça yüksek ama buna  rağmen Kopenhag sokaklarında lüks arabalara pek rastlamanız mümkün değil, çünkü gerek duyulmuyor. İstanbul’da daha fazla lüks araç olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Kültürel olarak ise Türkiye’de de çoğu kişinin aşina olduğu Hans Christian Andersen’in Kopenhag’lı olduğunu paylaşabiliriz. Kibritçi Kız, Deniz Kızı Ariel, Çirkin Ördek Yavrusu gibi bilinen hikayeler, Andersen’in kaleminden. Felsefeye baktığımız zaman ise varoluşçuluğun kurucularından kabul edilen Soren Kierkegaard’a rastlıyoruz.

Son olarak Danimarka’nın krallık olarak yönetildiğini de belirtmek gerek. Her ne kadar sembolik de olsa ülkenin bir kraliçesi mevcut ancak aslen politik faaliyetler mecliste yürütülmekte.

Kopenhag, oldukça düzlük bir şehir ve bisiklet kullanımı neredeyse Amsterdam’daki kadar fazla, şehre indiğiniz an arabadan çok bisikletle karşılaşıyorsunuz. Komşularının aksine Danimarka, neredeyse hiçbir dağa sahip değil, en yüksek dağı 15 dakikada yürüyerek çıkalabilen 150 metrelik Gökyüzü Dağı. Dolayısıyla bir bisiklete sahip olduğunuz zaman neredeyse bulunduğunuz herhangi bir şehri rahatlıkla gezebiliyorsunuz. Ancak tarihi açıdan incelediğimizde Danimarka fakir bir ülke. Geçmişe baktığımızda Vikinglere rastlıyoruz fakat onların da birkaç gemi haricinde pek bırakmış olduğu bir eser bulunmuyor. Dolayısıyla turistik olarak gezebileceğiniz yerler oldukça sınırlı. Ancak İskandinavya’da tasarım son dönemde oldukça yükselişe geçmiş durumda ve bunun yansımalarını hem son dönem mimari eserlerde, hem de şehrin genel yapısında rastlayabilmek mümkün. Bunların başında oldukça estetik olan Black Diamond Devlet Kütüphanesi geliyor. Bir de Kopenhag’ta bazı öğrencilerin ilgisini çekebilecek Christiania bölgesi bulunuyor. Özerk olarak nitelendirebileceğimiz 870 nüfuslu bu alanda normalde yasal olmayan birçok şey serbest.

SHL_-_Black_Diamond

Black Diamond Devlet Kütüphanesi

Şimdiye kadar Danimarka’nın ve Kopenhag’ın hep olumlu yönlerinden söz ettik fakat böyle bir ülkenin bile olumsuz tarafları mevcut. Öncelikle Kopenhag, bilhassa öğrenciler için oldukça pahalı bir şehir. İngiltere’ye giden yakın bir arkadaşımdan edindiğim bilgilere göre Kopenhag, Londra’dan bile pahalı. Yarım litre bir pet şişenin fiyatı ortalama 4-5 lira. Ve elbetteki kışlar… Yazın güneşli vakitlerde Kopenhag oldukça güleryüzlü bir şehir olmasına rağmen kışlar oldukça soğuk olabiliyor. Her ne kadar şehrin altyapısı en kötü hava koşullarını bile dayanıklı şekilde hazırlanmış olsa da daha güneyden gelen biri için iklim psikolojik ve fiziksel açıdan zorlayıcı bir faktör olabiliyor. Tabii bir de havanın geç aydınlanıp erken kararması var…

Henüz ITU’ya başlayalı iki ay oldu ancak bu süre zarfı içerisinde birçok şey öğrenme fırsatı elde ettim. Yalnızca okuldaki eğitim anlamında değil, başka bir ülkede yaşamak ve yeni bir sosyal çevreyle etkileşime girmek gerçekten bireysel olarak önemli bir deneyim ve kazanç. Eğer spesifik olarak burayla ilgili bir sorunuz olursa, blog üzerinden her zaman bizimle iletişime geçebilirsiniz.

(Kemal Akay)

Reklamlar


One Response to “Danimarka’da Oyun Tasarımı Okumak”


  1. 1 Günseli Bayraktutan’ın ve Frans Mäyrä’nın Sunumları | Dijital Oyun Kültürü

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: